• Samsun
  • Son Güncelleme 13:09

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Rus ordusu Munzur’un eteklerine gelince Kerer’den Amasya’ya göç ediyor Kemahlı Sıddık dede ile annesi. Orada iki sene kalıp tekrar köye dönüyorlar.

Ağmusa ve çevre köylerde kıtlık başlayınca çoluk çocuk yola çıkıyor. Mevhibe nenenin iki kardeşi zehirli ot yedikleri için yolda ölüyor. Hayatta kalanlar Giresun’a kadar yürüyüp, oradan gemiyle İstanbul’a varıyor.

Birer cümle ile özetlenen iki detay anne tarafından ceddimizin çileli hayat hikâyelerinden hafızalarda kalanlar.

Nefes almak ve sıla-i rahim yapmak niyetiyle çıktığımız Erzincan yolu insanın kültür ve toprak ile kurması gereken bağın ehemmiyetini bir kez daha vurguladı. İnsandan değil gürültüden ve bilhassa nemden kaçıp yollara revan olmak nasip oldu bir Temmuz sabahında. Vakit öğleni bulmadan Anadolu’nun bazı şehirlerinden ve köylerinden geçtik. Geçerken kalbimizde ve hafızamızda birikenleri kurgulamaya çalıştık.

Tarkovski’nin Ayna filminin içine girmiştik sanki Laleli yollarında dolaşırken. Derenin şırıltısı, ceviz ağacı, bir tarafı ısırılmış elmanın kokusu canlanıverdi hafızamızda. Sıddık dede bir elma daha uzattı. Gözü yaşlı Mevhibe nene torununu özlemle bağrına bastı. Bir akşam üstü torunların torunu dallara uzanıp meyve topladı. Yıllar önce yaşanan çileleri anlatanlara kulak misafiri oldular.

Hazır köye gelmişken vaktin bereketinden nasiplenmek gerek. Meselâ sabah namazından sonra güneşin doğduğu saatler sükuneti dinlemek, dağ havası almak ve kaliteli fotoğraf çekimi yapmak için en ideal zamanlardan birisi. Fotoğraf bahane asıl derdimiz insan düşüncesiyle yürüdüğümüz bir sabah harman yerinde toplanan kadınlardan en yaşlı olanı seslendi:

Gel hele kimlerdensin sen, diyerek davet etti. Güler yüzlü Zekiye teyze buyur etmeden hanım efendilere selam verdiğim için şükrettim. Sabahın serininde bulgur sermişler harman yerine sohbet ediyorlardı. Aralarına dahil olunca muhabbet büyüdü. Anneanneme rahmet okudular önce ardından dedemin iyiliklerinden bahsettiler. Annemin arkadaşıymış Sebiha Teyze. “Böyle olmadı haydi kahve içelim” diyerek evine buyur etti. Çok şükür insanlık ölmemiş diyerek hamd ettim içimden.

Fotoğraf çekimi için en ideal vakitlerden birisi de gün batımına yakın saatler malum. Çekim bahane asıl derdimiz muhabbet diyerek köyün içinde dolaşmaya devam ettik başka bir gün. Nazmi hocanın topladığı bir sepet kayısı bizim nasibimizmiş meğer. Üstelik dalından dut, erik, elma yememiz için de bahçesine davet etti. Meyve de bahaneymiş, dedelere uzanan koyu bir sohbete daldı aile büyükleri bahçenin cömert sahibi ile. Kurgu gitgide büyüyordu. Muhabbete dua ile nokta koyup köy fırınından yayılan seslere dikkat kesildik. Peksimet yapmak için açmışlar fırını komşu kadınlar. Tandır ekmeği kokusu sarmamıştı köyü. Artık köy ekmeği pişirmek niyetiyle ocak yakılmıyormuş pek. Bir araya gelmenin, birlikte iş yapmanın vesilelerinden birisiydi ekmek pişirmek. Şimdilerde artık ilçeden ısmarlanıyor tandır ya da somun ekmek. Oysa tandırda ekmek pişirmek aktarılması gereken bir gelenekti. Aktaracak olanlarda bir parça enerji kalmış da yeni nesil çok da bu işlerin peşinde değil. Genel olarak yazdan yaza bile köye gelmek istemiyor gençler. Elbette bağların, bahçelerin, temiz havanın farkında olanlar da var. Sarı kantaron toplamak için yaylalara çıkan gençler, asmanın gölgesindeki çardakta gelip geçene selam veren gençler yüzümüzü güldürenlerden oldu.

Toplanma yerleri vardı köyün. Çocukken dedemle gittiğimiz zamanlarda en çok misafir odasındaki yoğunluğu severdim. Hemen her evin müstakil bir misafir odası vardı. Neredeyse tüm oda küçük pencerelerle çevrili ve sedir döşeli olurdu. Yüklük olarak düzenlenen dolap kısmının içi banyo olarak kullanılırdı. Çocukluk günlerimizin masalsı atmosferiydi bu oda. Günümüzde neredeyse köydeki tüm evlerden kaldırılan sedirlerin yerini şehirlerden getirilen çekyat kanepeler almış. Önceden oldukça estetik duran, nefes alan, çocukların koşturmasına son derece müsait odalar bir hayli daralmış. Eşyaların kabalığından mı yoksa derinlerde başka bir darlıktan mı üzerinde kafa yorulmayı hak edecek kıymette bir mesele.

Lügatlerdeki karşılığının modern zamanlarda eşleşmediği yerleşkelerden birisi artık köy. Bilhassa Doğu’da vaktiyle tercih edilmiş olan toprak damlı, kerpiç evlerden çoğu viraneye dönmüş. Bazıları onarılarak içinde yaşanılabilir hale getirilmiş. Sahiplerinin mali durumuna göre ahşap tavanlı, oymalı dolaplı ve pencere önleri sedirli olarak kurulan bu evlerin korunması elzem. Zira kültürün aktarılmasında görsel hafızanın katkısı pek büyük. Ancak ne hazindir ki kıymeti takdir edilemediği ya da birçoğu veraset mevzusuna kurban edildiği için tarihi dokusu olan bu evler yıkılıp gidecek gibi görünüyor. Zaten yazdan yaza köye gelenlerin talebi viran evlerin kaldırılması yönünde.

Bir de cami cemaati konusu var dikkatlerden kaçmayan.

Köylerden birisinde asırlık bir cami var. Ancak küçük camiyi yetersiz bulanlara ön ayak olan bir hayırsever yakınlarda bir arsaya büyükçe bir cami yaptırmış. Gelin görün ki caminin imamı namevcut. İmam askere gidince cemaat dağılmış. Halihazırda ufak tefek tarla bahçe işlerinden yorulan erkekler namazlarını evlerde kılıyor.

Başka bir köyde ise caminin imamı kışın başında tayin isteyip kendi memleketine gitmiş. Yazın nüfusu artan köyde bir grup Müslüman beş vakitte camiyi cemaatsiz bırakmıyor. Bahçesindeki ağaçların dalları meyveli. Rutin olarak bazı küçük misafirler caminin bahçesini ziyaret ederek bu meyvelerden nasipleniyor.

Kışın köyde ikamet eden nüfusun azalmasından mı bilinmez sabit bir imamın sürekliliği konusu karışık. İşin aslı akrabalık ilişkilerinin korunması başta olmak üzere ahlâki kusurları tedaviye yönelik bir rehbere duyulan ihtiyaç zaruri. Hatta imamlar için periyodik şekilde ev ziyaretleri düşünülmesi öncelikli gündem başlığı. Zira basit mevzulardan büyüyen sorunlar yumağı sarmış Munzur dağının eteklerini. Bilhassa çekememezlik ve hırs önde giden zaaflar arasında. Neyse ki tüm bu marazlı hallere rağmen “insanlık ölmemiş yahu” dedirten cömert haller, mütebessim çehreler, merhametli kalplere de şahitlik ettik hamdolsun.

İnsanlık yaşasın diye nefes alıp verenlerin izini takip etmek üzere Doğu’nun bazı köylerine veda edip keşfedilecek şehirlere döndürdük rotayı. Hafızamızın bir köşesinden ses veren köyde mi daha iyi hatırlar Allah’ı insan yoksa şehirde mi sorusu kalbimizi yorarken kadim değerleri yaşayan ve aktaran insanlarla hemhal olmak şükrümüzü artırdı vesselâm.

Munzur dağlarına hüzünle karışık tebessümle veda ederken annemin “dünyanın bin bir türlü hali var, köyle bağ kurmalı, ağaç dikip bahçe yapmalı” temennisine tez vakitte inşallah hissiyatını ekledim. Topraksız tarımın varlık gösterdiği dünyada fıtrata uygun bağlar, bahçeler için acilen harekete geçmeli. Hatta yavaş yavaş yara alan insan ilişkilerine merhem olsun diye köy girişlerine laleler dikmeli. Bilhassa Laleli köyünün ismine yakışır bir hayalim var vesselâm.

Önümüzde uzun mu uzun bir yol var. Köyden mi indik şehire yoksa şehirden mi çıktık köye çok da mühim değil. Hasılı Mevla Kerim.

Yorum Yap