• Samsun
  • Son Güncelleme 13:17

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Bir gün kırlarda çiçekler bensiz açacak demişti Cahit Zarifoğlu. Onun ifadesinde anlam bulan bir gün dünyaya veda edeceği gerçeğiydi. Bu hakikat bir bağlam olarak dursun. Şimdi başka bir hakikate şairin bu dizesinin içinden bakmaya çalışalım.

Dünya, Güneş çevresindeki turlarından birisini daha tamamladı ve şehirlere, köylere, dağlara, tepelere, kırlara, ormanlara yeniden bahar geldi. Ancak bu geliş bizim açımızdan biraz hüzünlü oldu sanki. Zira şehri, köyü, dağı, tepeyi, kırı, ormanı anlamlı kılanın insan olduğu aşikâr. Elbette tersinden açıyla aynı mekânları anlamsız kılan da yine insan. Fakat yazının kimyasını bozmamak adına bu bahse girmeyelim şimdilik.

Malum uzunca bir zamandır salgın ile imtihandayız. Gündemler artan vaka sayılarını açıklamakla, kısıtlamaları duyurmakla geçiyor. Böylece sonbaharda dökülen yapraklar, kışın dinginliğiyle gökyüzünü süsleyen kar taneleri, baharın gelişini müjdeleyen papatyalar gölgede kalıyor. Aslında belki de hep böyleydi, meselâ kaçımız sonbaharın peşinden yürüyüp gitti bugüne dek. Ya da yağmur damlalarını avucunda biriktirip yüzüne sürdü tıpkı Peygamber Efendimiz gibi. Neyse girişte vurguladık ya yazının kimyasını bozmak yok. Aramızda hâlâ bahar gelince çocuklar gibi sevinenler varsa gülümsemeye devam edelim.

Bir önceki yazıda hazin bir şehir fotoğrafı çekmiş bitirirken de karmaşadan uzak kısa ve anlaşılır cümlelerle devam ederiz demiştik.

Malum artık şehirlerde değil kentlerde yaşıyoruz. Birilerinin hırsı yüzünden nesillerin mahkum olduğu ucube kentler. Değişime açık bir kapı bırakan mimari anlayıştan, estetik zevkten yoksun kentler.

Oysa her nesil şehri kendine göre yeniden inşa etme hakkına sahip. Lakin bu hakkın ifası için şehrin yöneticisinin çevre şuuruna ve sorumluluğuna sahip olması şart. Haklar ve sorumluluklar böyle fakat gerçeklerle yüzleştiğimizde manzara bozuluyor. Ölçü bozulması şeklinde nitelendirilen durumla karşılaşıyoruz.

Fransızın ya da Almanın çizdiği örnekler ile inşa edilen şehirlerin içinde yaşıyoruz maalesef. Kalbimize ağır geliyor bu sınırlar. Bize iyi gelen ecdadın hassas mimari anlayışı. Meselâ bilhassa ahşap malzemeden yapılıyor evler. Ahşabın sağlıklı ve estetik olmasının yanında başka artıları da var elbette. İtinayla söküldüğünde aynı malzemeyi hem yeniden kullanıyorsun hem de israfın önüne geçmiş oluyorsun. İyi güzel de olası bir yangın ihtimalinde geriye sadece kül kalacak demeyin. Zira bu şekilde teyakkuzda kalma ve temkinli hareket etme mekanizmaları canlı kalıyor. Ahşaba dair bu detaylardan sonra yeniden eski mimariye bakalım. Bu bakış bizi huşu hissine götürüyor ilk olarak. Turgut Cansever’in dile getirdiği huşu hissi tabiri ile tevazuyu hatırlıyoruz. Ecdadın mimarisinde evlerin pencerelerinin küçük olduğunu görüyoruz. İşte bunun sebebi huşu hissi, o küçük pencereler camiyi görüyor ve uzaktan bakıldığında evler haşmetli caminin gölgesinde kalıyor. İşin özü tevazuyu işaret eden bu hisse ihtiyacımız var.

Hasılı şehirlere bahar geldi, papatyalar açtı. Dünya var oldukça bahar hep gelir ve papatyalar açar, çünkü onlar kısıtlamadan muaf.

Dedik ya şehir mevzusu uzun ancak sayfalar sınırlı. Bir sonraki yazıda geleneğin izlerini sürmeye devam edelim vesselam.

Bir hayal:

İlkokul müfredatına estetik, çevre bilinci gibi dersler konulsun.

Bir proje:

Her şehrin belediyesi bu hayali hayata geçirecek aktiviteler düzenlesin. Çocuklar kırlarda koşsun, eğlensin.

Bir soru:

Bir şehrin kalbi nerede atar?

Yorum Yap