• Samsun
  • Son Güncelleme 15:26

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Kaldığımız yeri hatırlayacak olursak şehirde geleneğin izlerini sürmeye devam ederiz demiştik. İnsan ne vakit bir konu üzerinde düşünmeye başlasa adeta evren ona hizmet etmek için yarışıyor. Gelenekle modernlik arasında bir yerden ses vermeye çalışırken de bir nevi böyle oldu.

Öncelikle bir program duyurusu çıktı karşıma. “Geleneğimizin öyküsü geleceğimizin öyküsüdür” diyordu. İnandığım hakikât tek cümleyle tam olarak buydu işin aslı. Bu durumda ses verdiğim noktayı düzeltmem gerekti: Gelenek ve gelecek arasında bir yer. Malum olduğu üzere modern kavramı şimdi ve burada olanı karşılar. Oysa biz Müslümanlar gayba iman eden aklımız ve kalbimizle dünden yarına kalacak güzel işleri hedefleriz.

Sonra bir sabah geleneğin kalp atışlarını gündeme alan bir belgesel izledim. Unutulan meslekler bağlamında yorgan işlemeciliğini konu alıyordu. İzleyiciye verdiği mesaj ihtiyaca binaen kullandığımız eşyanın bir değeri var ve üretmek insanı zenginleştirir şeklindeydi. Tüket ve at algısını empoze eden modern kültürün kodlarının eşyanın hakikâtini kavramaktan zerrece nasibi olamayacağını ifade etmek fazla olur bu durumda. Kaybolmaya yüz tutan mesleklerden sadece birisi olan yorgan işlemeciliği bir sanat olmasının ötesinde birçok anlama sahip. İlk olarak yün ya da pamuk yorganın sıhhatli olduğunu hatırlatıyor. Tüket at dememeyi öğretiyor insana. Kullan ve gelecek nesle bırak alışkanlığını kazandırarak hem israfın önüne geçmeyi vurguluyor hem de geleceğe bir hatıra gönderiyor. Tüm bu anlamlar yaşadığımız zamanın içinde nasıl hayat buluyor sorusunun cevabı ise yorgan ustasından geliyor: “Yorgan zamana uymalı, zaman yorgana uymaz.”

Dokusunu tahrip etmeden zaman içerisinde her çalışmada yenilikler yapmak elzem şüphesiz. Ancak doku harap olursa kırılma noktası başlar ve zincir şu şekilde işlemeye başlar:

Mimari zamana uymalı, zaman mimariye uymaz.

Ahşap evler zamana uymalı, zaman evlere uymaz.

Gelenek zamana uymalı, zaman geleneğe uymaz.

Şehir zamana uymalı, zaman şehire uymaz.

Dokusunu kaybetmeyen şehirlere denk geldim başka bir gün başka bir belgeselde. Parke taşlı kaldırımları, cumbalı evleri, mis gibi gözlemeler kokan avluları, zihnimde canlanan çocukluk hatıraları ile Erzincan’ın Kemaliye ilçesine yolculuk vardı bu kez. Zamana direniyordu sanki Kemaliye, bir başkalık vardı her köşesinde. Kaybettiğimiz ya da farkına varmadan tükettiğimiz hatta bilmediğimiz her ne varsa oradaydı sanki. Hayatın özeti gibi duruyordu Kemaliye. Sükunet hakimdi sokaklarda. Duruluk, sadelik ve zarafet akıyordu evlerden.

Ev demişken birden başka bir sayfanın içinde buldum zihnimi. Okuduklarımdan geriye kalan özet şöyle:

Evlerin çıkış noktasına dair veriler insanların tarımla uğraşmaya başladığı dönemleri işaret ediyor. Büyüklerimizden duyduğumuz bilgilere göre genelde kerpiç ya da taş şeklinde yapılan evlerin mutlaka hayata açılan bir avlusu oluyor. Hatta hayat diye isimlendiriliyor o alan. Anadolu evlerinin avlularında ise havuz ya da çeşme bulunuyor. Genellikle bir ya da iki katlı olan bu evlerin tavanlarının yüksek tutulduğunu öğreniyoruz. Bilhassa üst katlar sokağa hakim durumda. Evlerin ikinci katları etrafı geniş açıyla görebilecek şekilde imar edilmiş. Ancak dünyaya açılan bu katın pencereleri dışarıdan kafes ile çerçevelenmiş. Sebebi hikmeti ise mahremiyet. Tıpkı avlularda ya da kafesli pencerelerde olduğu gibi tarihi dokunun her ayrıntısında insanı önceleyen dokunuşlar bulmak mümkün. Gündüz üzerinde oturulan gece üzerine yatak serilen sedirler misal. Öylesine fonksiyonel ki bu sedirler bir köşesindeki yüklük kısmı ise dolap vazifesi görüyor. Yatak, yorgan gibi eşyaların yerleştirildiği yüklük sadece bundan ibaret değil elbette. Özellikle çocukların dünyasında masalsı bir iklim havası vermesi, odadaki dağınıklığın bir çırpıda toparlanmasına hizmet etmesi sadece birkaç ilave.

Geleneğin izini sürmekten bahis açmışken aramızdan birer birer eksilen dünyanın dedelerine ve ninelerine değinmeden geçmek olmaz. Avlulu evleri onlardan dinledik, amentüyü ilk onlardan öğrendik, hakeza odaya bir büyük girdiğinde ayağa kalkmayı, Cuma günleri salavatlaşmayı, gökyüzüne bakmayı ve daha bir sürü güzel işi.

Artık youtube’dan döndürülmeye çalışılan dünyanın tersine kürek çeken bir nesildi onlar. Bir tık uzağımızda olduğunu zannettiğimiz bilgiler sadece malumat yığını. Bir anda parlayıp sönen ışıklara benziyorlar. Oysa büyüklerimizden öğrendiğimiz bilgiler dünden yarına iz bırakan cinsten. Meselâ Google babaannemin yaptığı kuymağı bilmez elbette peki anneannemin takvime bakmadan gündönümünü haber vermesini nereden bilecek? Ya da dedemin her daim tebessüm eden çehresindeki manayı nasıl idrak edecek? Tüm bunları kuşatan bir öykünün içinde olduğumuz aşikâr. Hikâyeye dair sorularımızı soracak isimler hayattayken acele edelim. Sonra hazırlanıp yaşadığımız coğrafyada geleneğin izlerini aramaya çıkalım vesselâm.

 

Yorum Yap