• Samsun
  • Son Güncelleme 21:21

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

“Bir şey beni çok üzdü. Kütüphanenin yanındaki, caminin önündeki o park artık yok. Bunun nedeni ne acaba?

O park benim için bir başkaydı. O üçlü salıncağa binmek, orada eğlenmek çok güzeldi. Ben orayı çok seviyordum. Ama artık orada öyle bir park yok. Onu kaldırıp oraya bir inşaat yapmışsınız.

Betonları çoğaltmak bu kadar da güzel bir şey değil, yeni parklar yapsanız daha memnun olurdum.”

Yazının girişinde yer alan bu ifadeler ilkokul üçüncü sınıf talebesine ait. Onu bu denli üzülmesine sebep olan konunun nokta adresi Samsun Büyük Camii tramvay durağının arka tarafı. Bir tarihler cami avlusunda koştuktan sonra alt geçitten karşıya geçerek parka ulaşan çocukların neşesi kayboldu.

Ellerinden tutup yola çıktığımızda parkların içinden geçerek ulaştığımız son parkın yerinde yeller esmiyor, betonlar yükseliyor yaz mevsiminden beri. Sekiz yaşındaki bir çocuğun gözünden şehre baktığımızda hakikaten durum çok can sıkıcı diyebilirsiniz. Fakat bence de çocuk son derece haklı.

Bir miladi seneyi daha geride bıraktığımız zaman diliminde Türkiye ve Dünya’da yaşanan gelişmelere dair özetler herkesin malumu. Peki yaşadığımız şehirde neler oluyor? Meselâ sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun derdi ne kadar umurumuzda? Parkın yıkılma gerekçesinin bir çağrı merkezi yapılacak olması (ya da her ne düşünülüyor ise) şeklindeki bir izahın çocukların dünyasında bir karşılığı yok. İşin aslı benim dünyamda da yok.

Eğitim anlayışımıza göre verdiğimiz öğretimlerde medeniyetimizin kodlarının altını çiziyor, kültürümüze ait değerlerimizi aktarmaya çalışıyoruz. Osmanlı döneminde insanların birbirinin rüzgârını kesmeyecek şekilde evlerini inşa eden hassasiyetini anlatıyoruz. Gökyüzüne bakma dersinde Rabbimizin ayetlerini hatırlıyor, tefekkür ediyoruz.

Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Güven sarsılıyor ve çocukların ufkunda bulutları kapatan binalar yükseliyor. Hepsinden öte hatıraları yerle bir oluyor. Korkarım hatıra bile biriktiremeyecekler yakında. Karamsar bir bakış açısı değil her daim ümitvar olmayı seçsek de görünen manzara özetle böyle. İfadelerini ödünç aldığım can parçasının “o park benim için bir başkaydı, ama artık orada öyle bir park yok” cümleleri durumun net izahı zaten.

Şehrin içine ve çocukların dünyasına biraz daha bakınca bu kez hiç olmayan şeylere odaklanıyorum. Meselâ neden bizim şehrimizde hâlâ bir bilim merkezi yok? Çocuklara İslâm bilim tarihinden isimleri anlattığımızda yaşadıkları heyecanı sürekli kılacak bir adres olabilseydi keşke.

Haydi diyelim ki bu proje gündemde, biraz zaman alacak hayata geçmesi. Lakin Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bir çocuk kitabevi oluşturmak pekâlâ mümkün. Çeşitli etkinliklerin de yapılabilmesine imkân sunacak böyle bir adres geleceğe güzel bir iz bırakmanın fırsatlarından birisi zannımca. Hem böylece çocukların umutlarını canlı tutabilir ve yeni hatıralar biriktirebilmesi için destek olabiliriz.

Hazır söz Büyükşehir Belediyesi bünyesine gelmişken pek mühim bulduğum bir hususa dair de not düşeyim madem. Dijital okumaların yaygınlık kazanması ve para piyasasındaki dalgalanmalara rağmen yayınevleri uygun gördükleri sıklıkla kitap basım faaliyetlerini sürdürüyor.

Ancak bir kitabın yayın aşamasına gelmesi hiç de kolay olmuyor. Bu zorluğun editör, yayınevi ve yazar ya da yazar adayları cephelerinde çeşitli izahları vardır kuşkusuz. Bununla beraber izahı kabil olan zorlukların yanı sıra akla ziyan zorluklarla karşılaşıldığında acaba bunun kolay bir yolu yok mudur diye düşünmeden edemiyor insan?

Tam da bu noktada şunu da düşünmeden edemiyor insan: Acaba Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bir yayınevi olamaz mı? Cahit Zarifoğlu üstadın gençleri yazmaya teşvik eden tarzını örnek alan yazı atölyelerini de kapsayan orijinal bir yayınevi meselâ.

Böylece hem yazı dünyasının çitası yükselir hem umutlar yeşerir hem de dosya gönderen insanlar en azından muhatap alınır, yazılar aylarca elektronik posta kutularında bekletilmez, cevap sadedine gelindiğinde ise “kurgunuz, hayal gücünüz harika fakat şu anda böyle bir kitap basmayı düşünmüyoruz,” gibi cümleleri duymak zorunda kalmazdı. Üstüne üstlük “yayınevleri yazar adaylarının sosyal medyadaki takipçi sayısına bakar; aslında çalışmanızı filanca isim göndermiş olsaydı basılırdı” tarzındaki hazin gerçeğe şahit olmazdı.

Demem o ki yayın dünyasındaki gelişmeler hiç de parlak değil. Hatta epey karanlık. Biz adet olduğu üzere yazıyı ümit seviyesinde bitirelim. Ne diyorduk, Büyükşehir bünyesinde bir yayınevi olamaz mı, bence olur, çünkü neden olmasın?

Yorum Yap