• Samsun
  • Son Güncelleme 22:04

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Türk aydınları Osmanlıca’dan, özellikle Arapça ve Farsça’nın tasallutundan kurtulmak adı altında dili sadeleştirmeye çalışırken nüansları ve yakın anlamlıları ifade edecek kelimeleri de attığı için son zamanlarda tarih sahnesine yeni çıkmış bir muz cumhuriyetinin diline benzer bir Türkçe inşa etmiştir.
Az okuyan bir cemiyete sahip olmamız da bu gidişi maalesef hızlandırmaktadır. Bu yazıda gazetecisinden profesörüne, politikacısından generaline kadar bütün “aydınların” yanlış kullandığı bazı örnekleri hatırlatmak istiyoruz.

Yeterli eğitimi olmayan insanlarımızın Tanzimat-tazminat ikilisini karıştırmasını anlıyoruz; riski riks diye telaffuzlarına da sabrediyoruz. Ama ya şu aydınların hâlâ harb ile muharebeyi tek bir savaş kelimesi ile karşılamalarına ne diyelim? Biliyorum şu anda bu satırları okuyan birçok kişi ‘bu çağda sen hâlâ orda mısın?’ diyeceklerdir.
Ancak unutmasınlar I. Dünya Harbi içinde yüzlerce muharebe vardır. Türk İstiklal Harbi içinde de 10 civarında muharebe sayabiliriz. Bir harbin içinde birden fazla muharebe (savaş) olabilmektedir. Bir binanın içinde birden çok oda olması gibi! Binaya ve odaya aynı ismi veren cahillere benziyoruz.

Bir zamanlar bir profesör başbakanın Erzurum için “serhad şehir” demesini dil sürçmesi diye geçebiliriz. Ama bir başka politikacının “bugün de 1919’daki gibi bedbahtlar var” demesi tam bir dil cinayeti değil mi? Bedbaht (bahtı kara) ile bedhah (kötülük isteyen) arasındaki farkı bilmeyen, bu ifade ile 1919 işgalcilerini bahtı kara zavallılar olarak ilan etmiş olmuyor mu? Bunların yanında Hafriyat (kazı işleri)’ın harfiyat olması vallahi çok masum kalıyor.

Türk kültürünün en zengin unsurlarından biri hiç şüphesiz halk müziği, yani türkülerimizdir. TRT sanatçıları türkülerimizi, kurumun spikerleri de dili gerçekten iyi kullanıyorlar. Ancak arada bazı hatalı imalat kabilinden yanlış dil kullananlar onlar arasından da çıkmıyor değildir.
Bazı sanatçılar bir türküdeki “geşt-i güzar ettim elde neler var” mısraını “geçti güzar ettim” şeklinde söylüyorlar ki, benim aklıma o dem “geçti Gülizar buradan, eyledi gönlümü viran” gibi bir mısra geliyor. Hâlbuki “geşt-i güzar” etmenin saçıp savurmak anlamında olduğunu en basit sözlükten bulabilirlerdi. İnsan ekmek yediği mesleğini bu kadar mı laubalice icra eder? Buna hayret ve şaşkınlıkla bakıyoruz.

On yıl önce bir Tv kanalında iki arkadaş tarih sohbetleri yaparken Arapça kökenli, ancak tarih boyunca Türklerce kullanılan bazı isim ve unvanların bizim basında nasıl komik ve bilgisizce yazıldığını haklı olarak dile getirdiler. Batı dillerinde Arap ve Fars kökenli kelimelerin transkripsiyon gereği değiştirilirken onların Türkçesini yazmamız gerektiğini çok yerinde olarak dile getirdiler.
Bu minval üzere Amin Maluf’ isminin Emin olduğunu da belirttikten sonra Buruney Sultanının isim ve unvanlarını sayarken, konuşmacı hepsini açıkladıktan sonra, oradaki “Davla” ifadesi için “bu bizde kullanılmıyor” demiştir.
O anda, Osmanlıcayı gerçekten iyi bildiğini sandığımız kişiye hitaben “sende mi” demekten kendimizi alamadık. Hâlbuki buradaki “davla” bildiğimiz devlettir. “Bizde kullanılmaz” değildir. Fahrüddevle, Nizamüddevle ve Tacüddevle gibi unvanlar vardır ve Selçuklular döneminde bu unvan oldukça yaygın olarak kullanılmıştır. Mesela Suriye Selçuklularının ünlü Meliki, Sultan Alparslan’ın kardeşi Tacü’d-Devle Tutuş’tur. Düşününüz Türkiye’nin en meşhur tarihi yazılar yazan ve programlar yapan kişisi “bu davla bizde kullanılmıyor” diyebiliyor! Bilmeyen de tavla’dan bahsediyor sanacaktır. Veyl cahillere!

En çok yapılan iki yanlışla devam edelim: Dilimizde hitap edilen kişi anlamındaki ifade muhatap’tır tır, tek “t” ile “mu-ha-tap”. Muhattap değildir. Acaba bu kelimeyi Hattab oğlu Ömer ile mi karıştırıyorlar? İngilizceyi, Fransızcayı iyi bildiği havalarını atan ve bu bilgileriyle üniversitelerde, basında ve bürokraside kolayca yükselen echelülcahiline birileri bunları anlatsın.

Sonuncu örneğimiz, anlamı ve söylenişi ile çok güzel bir atasözümüzün yanlış kullanılması ile ilgilidir. Hemen herkes bu atasözümüzün anlamını bilmediği için yanlış kullanıyor. Yani katmerli cehalet ve katmerli yanlış söz konusudur: Hem sözün anlamını bilmiyor, hem de yanlış kullanıyorlar.
Kol kırılır yen içinde kalır”mış!!! Bunu bir zamanlar bir profesör başbakan yanlış olarak kullanmıştı. Bu hatalı halini entellerimiz beğenmiş olacak ki, o günden beri yanlışı kullanan kullanana. Sadede gelelim. Sözün aslı tam olarak “Kol kırılır yen içinde, baş kesilir fes içinde” veya “Kol kırılır yen içinde, baş ezilir börk içinde” şeklindedir. Bu sözde “içinde kalır” ifadesi yoktur. Bununla neyi anlatmak istemiş ecdadımız? Yen, elbisenin kol kısmı demektir.
Kol kırılırsa yen içinde neden kalsın? Bir makasla giysi kesilir veya çıkarılır; hekim gerekli müdahaleyi yapar. Bu atasözümüz her halde her şeyin bir yeri vardır; her şey, her gelişme ait olduğu kurum içinde değerlendirilir, iç meselelerinizi başkaları ile paylaşmayın, başkalarını işinize karıştırmayın anlamında bir sözdür. Kendi sorunlarınızı kendi aranızda çözün, ilgisiz yabancıları içişlerinize müdahale ettirmeyin, demektir. Bir haysiyet ve bağımsızlık şiarıdır. Atalarımızın bu harikulade uyarısını ne hale getirdik!?

Aydınlardaki bu dil cehaletini anlamak mümkün değildir.

Yorum Yap