• Samsun
  • Son Güncelleme 02:38

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Başlıktaki bu esnaf sözünü tasavvuf araştırıcısı Abdülbaki Gölpınarlı “Mazi Özlemi ve Dün-Bugün” adlı yazısında nakletmişti.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde esnaf gerçekten yalan, gıybet, iftira, müşteriye hile, ırz ve namusa göz koyma gibi şenaat (kötülük) sayılan söz ve fiillerden uzak dururdu.

Ahi teşkilatı esnafı hem ahlakî, hem de meslekî açıdan eğitir, gerek insanî ahlâka ve gerekse esnafın meslekî ahlâkına uygun görülmeyen suç işleyenleri cezalandırırdı. Ahilik esnaf üzerindeki bu yaptırımını eğitim, takip, denetleme ve uygulamalarla daima tavizsiz sürdürmüştür. Maalesef son iki yüz yıl zarfında her sahada olduğu gibi esnaf ahlakında da gerilemişizdir.

Esnaf ahlakıyla ilgili dilimizde bazı kelime ve deyimler günümüze kadar gelmiştir. Bu yazıda bunları okurlara ve esnafımıza hatırlatacağız: Önce belirtmeliyiz ki “esnaf” sınıflar demektir. Her alanda üretim yapan insanlar, diğer bir ifade ile memleketi ayakta tutanlar, ortadirek.

Ülkeleri savaşta ordular korur, esnaf ise hem savaşta hem da barışta onu ayakta tutar. Bunu bildiği için Sultan II. Mehmet İstanbul’u fethe çıkmadan önce Edirne çarşısını teftiş ederken bir esnaftan bir şey almak isteyince, o esnafın tanımadığı padişaha şu sözü genç padişahı sevindirmişti: “Çelebi, ben bu sabah siftahımı yaptım, şu komşum henüz siftah yapamadı, alışverişini ondan yapasın.” Bunun üzerine Padişah yanındaki hocasına “Lala” der, “işte bu cemiyet Konstantiniyyeyi fetheder.”

O yıllarda Avrupa’dan gelen seyyahlar Osmanlı ülkesinde esnaf veya vatandaş yalan konuşmaz ve kötü mal üretmez diyordu. Ara sıra yanlış yapanlar olursa onların gayri Müslimler olduğunu yazıyorlardı.

Ama zamanla rüşvet, tembellik, kalitesiz üretim gibi hastalıklar esnaf arasında yaygınlaştı. Zenginleşene, kimse “çalıştı da zengin oldu” demedi. Fuzuli’nin “çaldımsa da mîrî (devlet) malı çaldım” sözünde anlattığı gibi, devletten mal “götürmek” utanmadan söylenir oldu.

Çalmadıysa bile zenginleşen için “Allah yürü ya kulum demiş” dediler. “Çalıştı da zengin oldu” demediler. Çalışarak zengin olma anlayışının bir toplumda bulunmaması orada iş ahlakı ve disiplinli çalışma kültürünü yok eder.

“Nasibimse gelir Hind’ den Yemen’den, nasibim değilse ne gelir elden” diyerek pasif bir çalışma ve iş ahlakı geliştirildi.

Hâlbuki bu yıllarda Batılılar için “mal bulmuş mağrıbî gibi” deyimi vardı. Büyük bir hırs ve azimle bir şeye saldırana böyle deriz. Yani Batılılar “nasibimse Hind’den Yemen’den gelir” demediler; Hind’e ve Yemen’e sömürgeci veya tüccar olarak “mal bulmaya” gittiler.

Coğrafi keşiflerden sonra dünya ticareti Batılıların eline geçince “Hind’den, Yemen’den de mal gelmez oldu. Batılılar o şehirlerden aldıkları ürünleri doğrudan Avrupa’ya taşıdılar, Ortadoğu’da kıtlık ve fakirlik başladı. Mısır’a Uzak Doğu’dan pirinç gelmez oldu.

Nil deltasında bir liman şehri olan Dimyat’tan pirinç Osmanlı topraklarına taşınıyordu. Mısır’a pirinç gelmeyince bu “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” sözünün dilimize yerleşmesine yol açtı.

Hind’in kumaşı, atlası “vardım Hind eline kumaş getirdim” türkülerinin yakılması, Lahor’un Lahurî dokumalarının ünü birer tarihi belgedir.

“Kahve Yemen’den gelir” sözümüz, en güzel porselenlere “çini” denmesi (Çinî, Çin işi demektir) doğu ve İslam toplumlarının ekonomik gücünü göstermektedir.

İşte zamanla iş ahlakı bozulunca kalitesiz mal üretme başladı ve kaliteli mallara bundan sonra “Avrupa malı” dedik.

Artık “Hind kumaşı” gitmiş, “İngiliz kumaşı” gelmişti.

İş ve esnaf ahlakı bozulunca önce işletmeler ve şirketler çöker, sonra o medeniyet çöker!

Bunu bir anlasak…

Yorum Yap