• Samsun
  • Son Güncelleme 02:13

Bu gönderiyi paylaşabilirsiniz!

Bana “şehir nedir” ya da “şehir kavramı size neyi çağrıştırıyor” diye sorsalar; ‘Binlerce yıllık yaşanmışlıkları; garip bir hüzün içinde sanki bizatihi yaşamışım ve bu yaşanmışlıklarla, binlerce kez ölmüş ve binlerce kez doğmuşum gibi hissetmemdir.’ Derim.

Hz. İbrahim’i sonsuz çöllere atan ve en kadim şehirlerden Mekke’yi de inşa eden ilk ev Kâbe; görünüşte aristokrasinin dışladığı minik oğlu ile köle Hz. Hacer’in sürgünü… Esasında bu dünya hayatının geçiciliğini anlatan bir kök salmamayı tercihin hikâyesi… Mekke şehirlerin anası; Allah’ın evi etrafından akan binlerce yıl. ‘Benim/bizim’ mülkiyet nidalarının, fenanın beka vehimlerinin ebabil kuşları ile çöl kumlarına karıştığı Vahyi varoluş mekânı. Mekân, sahih bir varoluştur.

Şehirlerin, kasabaların, köylerin, dağların, ovaların, yaylaların, ırmakların, yolların, patikaların sahibi vardır. Bu sahiplilik, siyasal egemenliğin tartışılmaz bir unsurudur. Fakat mekân ve yer isimleri çoğu kez siyasala ait bir atıfta bulunmaz. Zira tarihselliği içerisinde mekân ve yer isimleri aynı zamanda siyasala ait olmayan bir gerçeklik taşır; zira mekân, sürekli değişen egemenlerini alt eden kadim bir varlıktır. Bu bağlamda çağdaş masalcı “İtalo Calvino”nun satırları çarpıcıdır:

‘Ersilia'da oturanlar kentin yaşamını ayakta tutan bağları belirlemek için evlerin köşeleri arasına, renkleri akrabalık, takas, otorite, temsil ilişkilerine göre değişen, beyaz veya siyah veya gri veya siyah-beyaz ipler gererler. İpler artık aralarından geçilemeyecek kadar çoğaldığında çekip giderler. Evler parça parça sökülür; ipler ve dayakları kalır yalnızca. Ersilia'yı terk edenler tüm ev eşyalarıyla konakladıkları bir tepenin eteğinden ovada yükselen kazık ve ip kargaşasına bakarlar. Ersilia kenti hâlâ odur, kendileri ise bir hiç. Ersilia'yı başka yerde yeniden kurarlar. Eskisinden daha karmaşık olmakla birlikte kurallara daha uygun olmasını istedikleri aynı şekli dokurlar iplerle. Sonra onu da terk eder, kendilerini ve evleri daha da uzaklara taşırlar. İşte bu yüzden Ersilia topraklarından geçerken dayanıksız duvarları yıkılmış, rüzgârın savurduğu ölü kemiklerinden yoksun, terk edilmiş kent kalıntıları görürsün: bir biçim arayan karmakarışık ilişkilerin örümcek ağları.

Gök kubbenin altında konuşulmamış hiçbir şeyin kalmadığı bu dünyada, yeni aklı kesenin, bu konuşulmuşlukları, sanki ilk defa konuşuluyormuş gibi keşfetmesi; haykırışlar, şehirlerin meydanlarında çınlarken, hikmet rüzgârlarının yokladığı bedenlerde bir karşılık bulamayan fikir, sanat ve edebiyatla küskünlüğe dönüşüyor. Şehir; farklılıkların farkına varıldığı mekânsal bir varoluştur. Şehre derinliğini, heybetini ve cazibesini, farklılıklarının çeşitliği verir. İnsan, insandan kaynaklanan gerilimden beslenir. İnsanın, kendisini bir insan olarak hissedebildiği gerilimin zirve yaptığı yerlerdir şehirler. Medeniyet dediğimiz yüksek varoluş yansımaları, farklılıkların çeşidinden ve gerilimin yüksekliğinden doğarlar.

Siyaset şehirlerde yapılır. Siyaset, toplumsal iş bölümü ve kamusal alan rollerinin belirlendiği yani eşitsizliklerin dağıtıldığı zorunlu bir uğraş alanı. Toplumsala getirilen her bir beşerî eleştiri, karşı bir siyasi niyet ve iradeyi ifade eder. Mevcuda yönelik dünyevi itiraz ve talep kendiliğinden bir siyasi eylemdir. Siyasetin şehirlerde yapılıyor olması, şehirleri çelişki ve çatışmaların yaşandığı “irrasyonel” bir hayat alanına çevirir.

Roma agorasını inleten genç senatörün nutkunu, bir kaşı havaya kalkık ak saçlı bir bilge şüphe ile dinliyor. “Romalılar, vatandaşlar” …  Görmüş geçirmiş bu ak saçlı, genç senatöre belki de acıyordur; gücün ve kudretin zirvesi, aynı zamanda yenilgi ve ihanetin de zirvesidir. Sonlu olmaya, yani zamana ve mekâna mahkûm insanoğlunun beka vehimlerinin ‘taçlandığı’ mekân olan şehirler, zaferin ve ihanetin kurgusallığını anıtsal bir anlatı ile ders almamakta direnen ardıllara sürekli olarak aktarırken yeni muktedir, bu anıtsal anlatıyı, yeninin uçarılığında ‘etik ve estetik’ bir kaygıya dönüştürür. Yeni muktedir önce şehrin anlatılarına, kadim hafızasına kulağını kapatır, sonrasında yoldaşları ile arasına protokoller girer.

İbn Haldun şehirleri ‘çürümenin’ başlangıcı olarak görür. Şehirlerdeki çürüme, doğadaki çürümenin doğallığını yansıtmaz. Dayanılmaz bir eza, çekilmez bir cefadır şehirlerdeki çürümenin zirvesi. Sonsuz çöllerden, uçsuz bucaksız bozkırlardan, kayıp, gizli, gizemli ormanlardan, sarp kayalıklardan akıp gelen ‘asabiyetin’ siyaset bilmeyen ‘saf erdemi’, bir ‘belediye görevlisi’ gibi tarihsel temizliğini yapar. Yerleşir, önce kirlenir nihayetinde çürür. Yıldızlarla konuşarak uyumaya alışık cengâver, başı üstündeki yüksek tavanı yadırgar, bir saray gözdesinin ipeksi dokunuşları ile teskin edilir. Rüzgâr, yatağını çevreleyen tülü havalandırır ve üşür. Soğuk ve sıcak duygusunu bilmeyen bu cengaveri asıl üşüten rüzgâr değil; bedenine yerleşmeye çalışan ve onu çürütecek olan kurdun açmış olduğu ilk deliğin cereyanıdır bu. Eskinin mirası saraylı bürokratın, yeni tapu ve kadastro kayıtlarını yaparken kaleminin çıkarttığı hışırtı, kurdun, cengâverin dümdüz beynini, binlerce kıvrıma dönüştürecek ısırıklarının hışırtısına karışır.                 

Ay, güneş ve yıldızlar, kırsalda doğanın “doğal” bir parçasıyken, şehirlerde lütfedilen bir güzelliğe bürünür. Güneşin doğuşu ve batışı bir hüzün, bir neşe, bir umut, bir umutsuzluk sebebi oluyorsa, şehrin sokaklarında koşuşturan ruh halleri ne tarladan dönüyordur ne de ormandan. Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” adlı eserinde yüksek rakımlı Erzurum’dan ovaya doğru bakarken güneşin batışını şöyle anlatıyor: 

‘İlkin dağların etekleri gümüş bir zırha benzeyen bir çizgiyle ovadan ayrıldı. Sonra düştüğü yerde sanki külçelenen bir aydınlık, bendi yıkılmış bir su gibi, bütün ovayı kapladı, toprağın, ekinin rengini sildi. Gözümüzün önünde sadece ışıktan bir göl meydana gelmişti. Bütün ova billûr döşenmiş gibi parlıyordu. Dağlar bu cilâlı satıh üzerinde yüzer gibiydiler. Güneş batacağı yere iyice yaklaşınca, ovanın şurasından burasından kalkan tozlar, bu gölün üstünde altın yelkenler gibi sallanmaya başladılar. Bu bir akşam saati değil, tek bir rengin türlü perdeleri üzerinde toplanan bir masal musikisiydi. Zaten güneş o kadar sakin, o kadar hareketsiz bir halde alçalıyordu ki dikkatimiz ister istemez gözlerimizden ziyade kulaklarımızda toplanmıştı. Hepimizde çok derin, çok esrarlı bir şeyi, eşyanın kendi diliyle yaptığı büyük bir duayı dinler gibi bir hâl vardı. Sonra bu billûr aynanın üstünde, kendi parıltısından daha koyu ışık nehirleri taşmaya başladı. Nihayet güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık, olduğumuz yere kadar uzandı. Toprak derin derin ürperdi. Ova yavaş yavaş saf gümüşten erimiş altın rengine, ondan da akşam saatlerinin esmerliğine geçti.

Destansız, anlatısız, bir şehir, şehir olamaz. Yüzyıllar öncesinde yaşamış bir caninin varlığı, yüzyıllar sonra bedenleri hâlâ ürpertiyorsa, imkansız sevdalara düşmüş âşıklara hâlâ ağlanabiliyorsa, toplumsal iyiliği yükselten hikmetli zatlar hâlâ aramızda ve bize hakikati işaret etmeye devam ediyorlarsa, metruk mekânlar için anlatılan hikâyeler muhtelifse, kendisinden başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan kahramanların naraları gecenin sessizliğini yırtıyor ve kötülerin yüreğine hâlâ korku salabiliyorsa, orası yaşanmış, yaşanan ve yaşayacak bir şehirdir. Marshall Berman, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı eserinde birdenbire inşa edilen köksüz şehirlerden bahseder:

‘Brasilia fikri 1950’lerde ve 1960’lı yılların başlarında doğduğunda ve kentin tasarımı yapıldığında gerçekten de Brezilya halkının umutlarını içinde taşıyordu; özellikle de modernlik arzularını. Bu umutlarla onların gerçekleşmesi arasındaki bu büyük uçurum, Yeraltındaki Adamın öne sürdüklerinin haklılığına kanıt olsa gerek: Modern insan için, bir saray inşa etmek, yaratıcı bir serüven olabilir; ama onun içinde yaşamak zorunda kalmak, yine de bir kâbustur… Brasilia’da en öldürücü olan şeylerin pek çoğu, dünya çapında aydınlanmış planlamacılar ve tasarımcılar arasında ortaya çıkan bir oydaşmadan çıkmadı mı? Ancak 1960’lı ve 1970’li yıllarda, dünyanın her yerinde Brasilia’yı önceleyen benzer şehirleri yaratan kuşak o şehirlerde yaşama şansına kavuştuktan sonradır ki, bu modernistlerin yarattığı dünyada ne kadar çok şeyin eksik olduğunu fark etmeye başladı.’     

Sefahatin ve sefaletin mekânlarıdır şehirler. Açık veya örtük fuhşun yuvalandığı şehirlerde, gündüz bu adi mesleğe sövgüler yağdıran zevat, şehvetin kör atına binince fahişenin işve ve nazına bütün mülkünü feda eder. Emile Zola “Nana” adlı eserinde burnu büyük bir asilzadenin, Nana adlı bir fahişenin uğrunda mülkünü kaybederek nihayetine çamurlara batıp çıkarak gidişini anlatır. Şairin “Acem Mülkünü” feda ettiği kimdir? Sefalete gelince binlerce öykü anlatılır varsıl bulvarların hemen bitimindeki gettolarda. Işıltılı butik tentenesine sığınmış “Kibritçi Kızı” yeni neslin pek tanıdığını sanmıyorum. Keloğlan da unutulanlar arasında. Keloğlan’ın padişahın kızına talip olabilecek özgüveninin arka planını oluşturan eşitlikçilik fikri, Yunus Emre’nin divanında saklı ve Yunus Divanı şehirlerde yazıldı.

Herhangi bir köyde veya kasabada yatay bir ilişkiden başka ne bulunabilir. Herkes herkesin siluetini dahi ezberlediği bu mekânlarda ötekileştirme yoktur. Ötekisi bir yabancıdır buralara uğrayan. Şehirler, herkesin uğradığı ve her uğrayanın da kaybolup gittiği bir mekân; onu bulabilecek onu ayırt edebilecek bir yerli bulmak mümkün olmadığı içindir bu kaybolmalar. İlişkiler dikeydir ve bunun içindir ki kaybolmak kolay ve mümkündür; sadece gettolara uğramamak şartıyla.

Şehir, hem kadim hem de modern zamanlarda farklılıkları, bir üst anlatıda mezcedebilmiş bir olguyu ifade eder. Hükümranlığın oluşturduğu bir dengenin imar ettiği şehir, bu hükümranlığa hem yandaş hem de muhalif olan kesimlerce içselleştirilmiş bir çeşit mekansal sahipliliğe işaret etmektedir. Siyasetin şehirlerde deruhte ediliyor olması, çelişki ve çatışmaların nihayetinde üst bir anlatıda şehir içinde ve şehirle birlikte yani bir bütünün farklı kutuplarını ifade eden ‘alternatif’ bir anlayış çerçevesinde, yalın ve mutlak bir mülkiyet duygusunu aşan bir sahiplilik duygusu üzerinden şehrin bütününü ifade etmektedir. Şehirlerin varsıl bulvarları, tarihi eserleri, gökdelenleri, parkları, bahçeleri, köprüleri, yolları, hatta gettoları, şehrin egemenlerinden, şehrin yoksul cepherlerine kadar bir varlık ve bütünlük duygusu içinde algılanır. Her ne kadar yabancılaşma birkaç nesil içinde vuku bulsa da süreç içerisinde sahih mekansal varoluş refleksi nihayetinde galip gelmektedir.   

Şehir denince; bazen uzaklarda oynaşan ışık seli içinde muhayyel bir varlık, bazen üzerimize apansızın abanan dümdüz bir gerçeklik, bazen derin bir iç çekiş, bazen yarım kalmışlık ama tüm halleriyle yaşanmışlık ve bu yaşanmışlıkların biteviye devri aklıma geliyor. Şehir, yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan bir bütündür ve bütün neslini sinesinde barındırıyor. Şehir; doğadan koparttığımız ve keskin bir biçimde ondan ayırarak inşa ettiğimiz faaliyetimizin bütünü ve yapıp ettiklerimizin kadim bir hafızasıdır. Şehirsiz olamıyoruz; çoğu zaman sinesinde olmaktan nefret etmemize, şehre ve şehrin anlattıklarına, devrettiklerine isyankâr olmamıza rağmen…                   

Yorum Yap